Cahide Ulaş
ÖZELLİKLE SON DÖNEMDE ŞEHİRLERDEN KAÇMA TELAŞINDA DOĞAL YAŞAM PEŞİNDEYİZ

Yaşadığımız bu salgın hastalık döneminde çok daha iyi anladık doğal yaşamanın, doğal
beslenmenin, temiz havanın, toprağın, yeşilliğin, denizin, ırmakların, kurdun, kuşun ve doğada
yaşayan tüm canlıların bizler için ne kadar faydalı olduğunu.
Köylerden, küçük yerleşim yerlerinden özellikle iş bulma, öğrenim görme veya daha modern
yaşama sebepleri ile göçler başladı. Şehirler artık tıka basa doldu. Apartman dairelerine veya iş
yerlerine sıkışmış durumda nefes almaya bile fırsat bulamayan kalabalıklar içinde yaşamaya
başladık.
Ağaçlara, yeşilliğe, denize veya bir su kenarına, bir dağ veya yayla havasına hasret yaşamlar
içinde bulduk kendimizi.
Köyünde, kasabasında toprağı olan, onu işleyen ve hayvan yetiştirenler; şehirlerdeki zahmetsiz
hazır gıdalarla beslenmeyi daha kolay ve ulaşılabilir olduğu için çok benimsediler.
Ama gördük ki; yediğimiz içtiğimiz o ürünler içinde zararlı katkılar var ve hastalıkların çoğu da
buradan kaynaklanıyor. Bunları duydukça da doğal ürünler aramaya başladık. Çünkü hiçbir üründe
artık eski tat kalmamıştı.
Tarım alanları da çeşitli sebeplerle azalmıştı. Destek bulamayanlar da topraklarını terk edip
şehirlere göçmeye başladılar.
Taşı toprağı altın dediğimiz şehirlere gitmek, orada yaşamak sanki bir gelişmişlikti.
Şimdi bu salgın hastalık döneminde bakıyoruz ki; kalabalık şehirler çok daha tehlikeli durumda.
İş olarak şehirlerde yaşamak zorunda kalanlar bile kendilerine rahat nefes alacakları doğal yerler
aramaya başladılar.
DOĞAL YAŞAM İÇİNDE GEÇEN YILLARIM ŞİMDİ EN BÜYÜK ÖZLEMİM
Çocukluğum, gençliğim sebze yetiştirilen bir bahçe içindeki evde geçti. Dedem, babam,
amcalarım bahçevandı. Topraklarımızda her türlü sebze meyve yetişirdi. Onları satarak geçimimizi
sağlardık. Tabii kendimiz de kullanırdık.
O zamanların ne kadar değerli olduğunu şimdi çok daha iyi anlıyorum. Yetiştirdiğimiz ürünlerin
hepsinde doğal gübre kullanılırdı. Babam hayvanı olanlarla her yıl anlaşır doğal gübre alırdı.
Tohumlar hep kendi tohumlarımızdı. Fideleri kendimiz yetiştirirdik ve zamanı geldiğinde ekerdik.
Öyle her mevsim her sebze ve meyve bulunmazdı. Her şeyi mevsiminde tüketirdik. Sebze ve
meyvelerin turfanda dediğimiz ilk ürünlerini babam sepetlere çiçeklerle süsleyerek çarşıya götürürdü
ve yaşadığımız yerin en tanınmışları bunları değerinden de fazla fiyatlarla alırlardı. Çünkü çıkan ilk
ürünler çok değerliydi.
Yetişen ürünlerin hepsi doğal oldukları için çok lezzetliydi. Domatesleri elma gibi yerdik sulu
sulu dalından kopararak. Meyveleri ağaçtan koparıp yerdik.
Sabahları incir ağaçlarının altına düşmüş boynu bükük bal gibi incirleri yemeye giderdim.
Babam sabahları olmuş şeftali ve diğer meyveleri dalından koparıp biz kalkmadan balkonun
duvarına koyardı kahvaltıdan önce onları yerdik. Babaannem yıllanmış dut ağacının altında oturur ve
dut yemem için çağırırdı.
Dut ağacının altında yine bir kuyu ve suyu çekmek için çark vardı. Tabii çarkı çevirmek için de
hayvan kullanılırdı. Orada bir de ekşili kara dediğimiz dut vardı. Toplarken ellerimiz ve her tarafımız
boyanırdı. Özel hazırlanıp toplamaya giderdik. Faydalı ve şifalı olduğunu bilirdik. Onu kaynatıp
kışlık marmelat veya şurup hazırlardık.
Evin önünde bir can erik vardı ve çok lezzetliydi. Annem onun altında otururdu son yıllarında.
O eriğin yanındaki incir çok büyük ve lezzetliydi. Balkonumuzu da asma sarmıştı. Üzümünü de
yerdik, yapraklarından sarma da yapardık. Hatta annem kışlık yaprakları tuzlardı.

Annem tenekelerle turşu kurardı. Hiçbir katkı malzemesi olmamasına rağmen bitene kadar
bozulmazdı. Hatta başkalarına da turşu yapardı.
Salça, tarhana, bulgur, kuskus gibi kışlık yiyecekleri de hep birlikte hazırlardık. Annem çiçeğe
çok meraklıydı bütün sebzelerin arasına rengarenk çiçekler ekiyordu.
Bahçede sulama yaptığımız bir kuyumuz, asmaların sardığı bir çardak ve orada bir toprak fırın
yapmıştı annem. Yaz aylarında karpuzları soğutmak için kuyuya bırakırdık. Fırında ekmekler
börekler ve yemekler pişerdi hiç eksik olmayan konuklarımızla o çardağın altında yerdik. Yurt
dışından bile konuklarımız olurdu.
Sebzeleri topladığımızda at arabaları ile taşırdık pazara hatta çarşıda sergi açardık haftanın
belirli günlerinde. Ürünler toplandıktan sonra önce çalıştırdığımız kişilere sonra da komşulara
ayrılırdı ve dağıtılırdı. O dönemlerde komşuluk çok önemliydi, annem hiç kapısını kilitlemedi ve
devamlı gelen giden olurdu.
Biz üç kardeş okuyorduk ama okul dışında veya mezun olup çalışmaya başladığımız dönemlerin
dışında, tatillerde o bahçede hep çalıştık. Çocuklarım bile orada büyüdü diyebilirim. Yani o dönemin
tadını onlar da biliyorlar ve şimdi devamlı anlatıyorlar.
Aslında o dönem iş çok geliyordu işçi çalıştırmamıza rağmen ve hep şikayet ediyorduk. Şimdi
şehirlerde apartman dairelerine kapanınca o dönemin ne kadar değerli olduğunu bir kez daha
anladık.
Şimdi artık o bahçe ve bahçe içindeki verandalı ev yok. Babam vefat ettikten sonra bir müddet
annem sahip çıkmaya çalıştı. Biz çocuklar başka şehirlerde yaşam kurmuştuk ve destek olamıyorduk.
Annem bir müddet icara verdi ama onunla da baş edemedi. Şimdi o bahçe yok artık ve apartmanlar
dikildi. Kendi yerimizi tanıyamaz durumdayız. Keşke başarabilseydik oraya bakmayı ama olamadı
işte!
Biz kendi kendine yeten bir ülkeydik. Ama şimdi tarım ve hayvancılık zor durumda ve
desteklenmesi gerekiyor ki; yine kendi kendimize yetelim, birçok üründe dışa bağımlı bir ülke
olmaktan kurtulalım.
ARTIK DOĞAL YAŞAMIN KIYMETİNİ ANLADIK VE ORAYA DÖNMEK İSTİYORUZ
Doğa ile iç içe yaşamanın, doğal ürünler kullanmanın ve emeğin değeri şimdi daha çok öne çıktı.
Bir de insanlar arasındaki o samimiyeti, yardımlaşmayı, komşuluğu mumla arar olduk. Şimdi
apartmanlarda komşular birbirlerini tanımıyorlar, tanısalar bile bir günaydın ı bir merhabayı
esirgiyorlar.
Özellikle bu yaşamdan gelen veya bu salgın döneminde daha doğal ve huzurlu yaşam isteyenlere
şehirlerde kalabalıklar içinde doğal yaşamdan uzak, insanlarla iç içe ama insanlardan uzak yaşamak
artık benim gibi herkese çok zor gelmeye başladı. Daha sakin ve doğa ile iç içe yaşayacakları yerlerde
yaşam kurma isteği ile büyük şehirlerden uzaklaşmaya başladılar.
Yaklaşık 200 yıl önce yaşayan alman filozofu Goethe’nin diyalektik bakış açısı ileride olacak
felaketlerin önceden görülmesi için son derece önemlidir. Ne diyor Goethe ‘Doğada hiçbir şey tek
başına ve yalnız değildir. Doğada her şey; önündeki, ardındaki, üstündeki, altındaki, sağındaki,
solundaki şeylerle bağlantılıdır’ diyor.
Son derece öğretici ve ders almamız gereken ve yaşamımız boyunca her olaya böyle bakmamız
gerektiğinin en güzel örneği. Bu öğretiyi dikkate alırsak zan ederim ki bir taraftan gelişmemiz için
gerekli enerji kaynağını buluruz diğer taraftan da doğamızı ve sağlığımızı korumuş oluruz. Geleceği
görmek için geçmişin tecrübelerinden faydalanmak ve ileriye yönelik projeksiyonlar çizmek
zorundayız.
Bu durum Kızılderili reis Seattle'in, 1854'te, kendisinden toprak satın almak isteyen ABD
Cumhurbaşkanına yazdığı mektupta görülmektedir. Söz konusu mektupta toprağın insana değil,
insanın toprağa ait olduğu güçlü bir
şekilde vurgulanmaktadır. Tabii beyaz adam toprağın ve suyun kıymetini alınır ve satılır meta olarak
gördüğü için sonunda her türlü yöntemle gerek yerlileri öldürerek ve gerekse esir alarak baş etmiştir. 

‘Şu gerçeği iyi biliyorum. Toprak insana değil, insan toprağa aittir. Ve bu dünyadaki her şey:
bir ailenin bireylerini birbirine bağlayan kan gibi ortaktır ve birbirine bağlıdır. Bu nedenle de:
dünyanın başına gelen her felaket, insanoğlunun da başına gelmiş demektir.’ 
Dünyaya gelen her bireyin bireysel ve toplumsal sorumlulukları vardır. Toplumsal
sorumluluklar, aileden başlayarak yaşamın bütün alanlarında ulusal ve küresel sorumluluklara kadar
gider; gitmelidir.
Birinci ve en temel sorumluluklar, bireysel ve toplumsal yarar ve haklar tarafından
belirlenmelidir. Her yurttaşın kendisi ile birlikte diğer canlıların yaşam haklarına da saygı göstermesi
beklenir. Her canlı için yaşamın anlamı kendine verilen biyolojik yaşam süresince yaşamaktır.
Bireysel sorumluluklarımızı iyi anlayabilmek için insanın kendini tanıması gerekir. İnsan
kendini ancak kendini saran gerçekleri bilerek ve öğrenerek tanıyabilir.
Yaşamın anlamı ve amacı sadece yaşamak olmalıdır.

BEKLEMEDEN YAŞA
Her zaman bir kitabın sonuna yaklaşır gibi yaşa.
Lunaparkta kaybolmuş gibi yaşa.
Oyuncak dükkanında kaybolmuş çocuğun iştahıyla yaşa.
Kaybolmuşluğu unut, etrafına bak!
Yüzmek gibi yaşa, boğulmak gibi değil.
… Uçmak gibi yaşa, düşmek gibi değil.
Kuş sesleriyle bir ağacın gölgesinde uzanır gibi yaşa.
Kaşık kaşık çikolata yiyip, ellerini beyaz tişörtüne silen çocuk gibi yaşa.
Saatlere bakmadan yaşa.
Beklemeden yaşa.
Yorulmadan yaşa.
Bir tırtılın kelebek olma hayali vardır,
Senin de bir hayalin olsun.
Öyle yaşa işte!
Boynu bükük soru işaretlerini boşver.
Dik ünlemlerin var.
Noktaları at çöpe, kucak dolusu virgül getirdim sana.
Allah’ın sana uzattığı beyaz kağıdı geri çevirme.
Yani diyorum ki;
Yaşa da,
Nasıl yaşarsan yaşa!
Mornie Menel
Eskiden derdim ki, insanın başına gelebilecek en kötü şey bir gün yapayalnız kalmasıdır. Öğrendim
ki, hayatta insanın başına gelebilecek en kötü şey yapayalnız hissetmesine neden olan insanlarla
yaşamasıdır...
Johann Goethe

Yazı Tarihi : 15.06.2020