Cahide Ulaş
YORGUNUZ HEPİMİZ

Sabır sınavından geçiyoruz ama yaşam tüm ihtişamı ile devam ediyor. Doğadaki canlılık, güneşin
her sabah yeniden doğuşu, yaşama azmimiz, sevdiklerimiz, sevgilerimiz, bütün olumsuzluklara rağmen
bizleri dimdik ayakta tutuyor.
Bu günlerde kime baksak yorgun, bezgin ve endişeli.. Bu durum bütün yaşantımıza yansıyor. Oysa
her gün güneş yeniden doğuyor ve umut kapılarımız ardına kadar açılıyor.
Özellikle bu günlerde iyi olma ve yaşamın her anının tadını çıkarma zamanı.. Gelecek günler
bizlere neler getirecek bilemeyiz, o yüzden her anı değerlendirmeliyiz.
ASIL YORUCU OLAN İŞ YAPMAK DEĞİL
"Ne de çok işim var!" diye diye boş oturmaktır. Kuru çene yorgunluğunun kime faydası
dokunmuştur ki?
Ne yatarak borç ödenir, ne oturarak kat çıkılır, ne seyrederek sokak süpürülür. İnsan, bir işi
başarmak istiyorsa, çalışmalıdır. Sadece demir değil, işlemeyen insan da pas tutar, hastalık toplar, dert
biriktirir. Bir insan kendisini yalnızca boş oturarak tüketebilir.
İnsan yapısının hareketle gelecek berekete duyduğu ihtiyaç, suya ve ekmeğe duyduğundan daha
az değildir. Durgun suyun ağırlaşması gibi duran insan da zamanla madden ve manen ağırlaşır.
O halde kendimiz için iyi bir şey yapmak ve harekete geçmek gerek.
DÜNYA FAZLASIYLA YORUCU
Evet; Dünya fazlasıyla yorucu.. Bir yanda savaş, açlık, felâketler, ölüm; diğer yanda sorumsuzluk,
israf, gösteriş, zulüm. Üstelik bunların uzaktan seyri bile son derece yorucu bir durum. Hele derde
derman olamayışın, muhtaca yardım edemeyişin verdiği sızı, hiç küçümsenebilecek türden değil.
Sıkıntılar içinde kalmış insanları seyrederken, rahat içinde bulunuyor ve bu rahatlığın şükür
edemiyorsak da bu fazlasıyla gönül yorucu.
Olup biteni kabullenememek de hepimizi fazlasıyla yoruyor.Tüm bunlardan daha çok yoran ise
şüphesiz, çektiği yorgunluğun boşa kürek olduğunu fark etmek.
O halde hayal etmekle, söylenmekle yetinmemek gerek ve sonuç verecek işlere yönelmek gerek.
Doğumdan ölüme kadar zaten, bir yorgunluk değil de nedir ki yaşamak? Lokmayı ağzına alıp
çiğnemekten, bir yükü sırtlayıp götürmeye kadar her iş, kendince yorucu değil mi? Her fiil biraz emek
ve gayret gerektirdiğine göre, yorulmamayı istemek abes değil mi?
Öyleyse mesele, ne ile yorulduğumuz. Ve mesele, yorgunluk, sürekli hastalık, tasa, keder, sıkıntı
ve gamdan, ayağına batan dikene varıncaya kadar..
O halde kadrini, kıymetini iyi bilmek gerek ve yorgunluk duyacağımız faydalı işler yaptığımız
için şükretmek gerek..
YORGUNLUK HİSSEDİLDİĞİNDE UYUMAK DA BİR KAÇIŞ VE DİNLENMEDİR
Yorgunluk ve gevşeklik hissettiğin zaman ise yatıp uyu. Saatlerce çalışmış her makine, günlerce
yol gitmiş her kervan, yaz boyunca ekin vermiş her toprak, dinlenmeyi hak eder.
Sen de dinlenmeye hakkın olup olmadığını anlamak istersen, yaptığın işlere, aldığın yollara,
verdiğin meyvelere bak. Bazen, ne kadar yorulsan iş bitiremez, ne kadar uğraşsan ilerleyemez, ne
kadar emek versen ürün elde edemezsin.
Böyle zamanlarda, sana hep en doğruyu haykırmakta olan vicdanını yokla.. Gerçekten yoruldun,
çalıştın da çalıştım zannıyla kendini oyaladın da netice senden ötürü mü hüsran oldu, iyi düşün.
O halde olup biteni de, olamayanla bitemeyeni de hakkaniyetle, tarafsız olarak seyretmek gerek.
Zaten o zaman, şu Dünya'da meydana gelen üzücü hâdiselerden ötürü yorulmaktan da kurtulursun.
Öyleyse nefsinin hakkını ver. Nefsinin hakkı, onu şikayet ve isyan ile değil, hayırlarla yormandır.
Kulak ver de dinle, sırtın neden ağrımış? Arada bir dön bak, başın neden çatlamış? Elinin, kolunun,
bacağının, kalbinin, dilinin, beyninin yorgunluğuna sebep nedir, bir sor da söylesinler

Sonra durma. Zaten çok sınırlı olan süreni iyi değerlendirebilmek için, çalış. Bir dost sohbeti, bir
akraba ziyareti, bir gökyüzü seyri, yorgunluğu atmaktır.
Bilirsiniz ya, fakiri doyurmak, yetimi giydirmek de yorgunluktan kurtulmaktır. Bir tas çorba,
bir demlik çay, bir fincan kahve, bir bardak süt, hayırla yorulmuş olan için hem şifa hem haktır.
O halde hem kendimize hem başkalarına ikram edelim.
Seni ilgilendiren ilgilendirmeyen her habere, çözümüne güç yetiremeyeceğin her probleme kulak
kabartırsan, mevcut yorgunluklarını kat kat artırmış olursun.
İnsan çoğu zaman, uzanamadığı yerlerin üzüntüsüyle enerjisini tüketir de uzanabileceği yerlerin
getireceği mutluluktan mahrum kalır.
ZATEN İNSAN YORULMAYA MEYİLLİDİR
Zaten insan garip bir şekilde hep yorulmaya meyillidir. Kitap okumaktan, temizlik yapmaktan,
para kazanmaya çalışmaktan, yük taşımaktan, yatmaktan, oturmaktan, yürümekten, koşmaktan
yorulur insan.
Yazmak, elişi yapmak, duvar örmek, ekmek pişirmek, dikiş dikmek, hesap etmek, konuşmak,
susmak... Bir işin bitmesini, birinin gelmesini beklemek ve illa ki sevememek ve affedememek yorar
insanı.
Hayatta olmak her şekilde yorucu bir eylemdir. Onu daha az yorucu kılacak olan ise için
yaşama gayretidir. O vakit yorgunluğun da lezzeti olur.
O halde sevelim, sevilelim ve affetmeyi bilelim.
Kalbin yorulduğunda bedenini, bedenin yorulduğunda beynini çalıştır. Gerçi onlar zaten hep bir
ortaklık içindedir; fakat yine de kimi işler, birinin diğerinden daha fazla yorulmasını gerektirir.
Bazen zihnin dinlenmesinin en iyi biricik yolu, gemsiz bir at gibi çatlayıncaya kadar koşmaktır.
Yolunu ve yokuşunu seçmek, çoğu zaman senin elinde değildir. Payına düşenin, senin hakkında
en iyisi olduğuna inanırsan dinlenirsin.
BU HİKAYE BÜTÜN ÇOCUKLARA ANLATILMALI “BAŞARAN ÇOCUK “
İki çocuk bütün sabahı donmuş bir göl üzerinde kayarak geçirdi. Ama sonra aniden buz kırıldı
ve çocuklardan biri suya düştü. Akım onu birkaç metre uzağa çekti, çocuk bir buz tabakasının altında
kalmıştı. Onu kurtarmanın tek yolu, o buz tabakasını kırmaktı.
Arkadaşı yardım istemek için bağırmaya başladı. Kimsenin gelmediğini görünce hızlıca bir
kaya aradı ve olabildiğince sert bir şekilde buza vurmaya başladı.
Bir delik açana kadar tekrar tekrar vurdu, sonra kolunu suya soktu, arkadaşını tutup dışarı
çekti. Birkaç dakika sonra, çocuğun bağırışlarını duyan komşular sayesinde itfaiyeciler geldi. Çocuk
olanları anlatınca, küçücük bir çocuğun böylesi kalın bir buz tabakasını kırabilmesine şaştılar.
“Küçücük elleriyle buzu kırmasının imkânı yok. Bu imkansız, gücü yetmez. Bunu nasıl yaptı?”
diye sordular birbirlerine.
Yakınlarda yaşlı bir adam, konuştuklarını duyunca itfaiyecilerin yanına geldi.Yaşlı adam,
“Çocuğun bunu nasıl yaptığını biliyorum” dedi.
Nasıl?” diye sordular şaşırarak. “Ona yapamayacağını söyleyecek kimse yoktu yanında.”
ZAMAN
Her sabah hesabınıza 86.400 TL yatıran bir banka düşünün.
Gün boyu istediğiniz kadar parayı harcamakta veya harcamamakta serbestsiniz. Parayı
istediğiniz şekilde kullanabilirsiniz.
Oyunun sadece tek bir koşulu var: harcamayı başaramadığınız meblağ ertesi güne devretmez,
akşam hesabınızdan geri çekilir ve bu paranın hiçbir bölümünü ne sebeple olursa olsun
saklayamazsınız.
Bir önceki günün tutarının tamamını harcamış veya hiçbir bölümünü harcamamış da olsanız
ertesi sabah hesabınızda yine 86.400 TL bulacaksınız.
Nasıl keyifli değil mi ?...

Farkında olsanız da olmasanız da aslında hepimizin böyle bir bankası var...
Adı ''ZAMAN" Her sabah 86.400 SANIYE hesabınıza yatıyor ve o gün daha fazlasını asla
harcayamıyorsunuz.
Kullanamadığınız kısım ise akıp gidiyor ve hesabınızdan siliniyor, hiç devretmiyor.
Her gün size yeni bir hesap açılıyor,her akşam günün bakiyesi siliniyor...
Eğer günlük hesabınızı kullanmadıysanız, bu zarar sizindir, geriye dönüş yok, yarından avans
çekmek yok...
Bugünü, bugünkü hesaptan yaşamalısınız...
ZAMAN hiç kimseyi beklemez... Dün artık mazi oldu..Yarın ise muamma...Bugün ise
avuçlarımızın içinde bize sunulmuş bir armağandır...
Sağlık, huzur ve kazançlı harcanacak ''ZAMAN''lara...
Açsam Rüzgara  
Ne hoş, ey güzel Tanrım, ne hoş
Mavilerde sefer etmek!
Bir sahilden çözülüp gitmek
Düşünceler gibi başıboş.
Açsam rüzgara yelkenimi;
Dolaşsam ben de deniz deniz
Ve bir sabah vakti, kimsesiz
Bir limanda bulsam kendimi.
Bir limanda, büyük ve beyaz...
Mercan adalarda bir liman..
Beyaz bulutların ardından
Gelse altın ışıklı bir yaz.
Doldursa içimi orada
Baygın kokusu iğdelerin.
Bilmese tadını kederin
Bu her alemden uzak ada.
Konsa rüya dolu köşkümün
Çiçekli dalına serçeler.
Renklerle çözülse geceler,
Nar bahçelerinde geçse gün.
Her gün aheste mavnaların
Görsem açıktan geçişini
Ve her akşam dizilişini
Ufukta mermer adaların.
Ne hoş. ey Tanrım, ne hoş,
İller, göller, kıtalar aşmak.
Ne hoş deniz deniz dolaşmak
Düşünceler gibi başıboş.
Versem kendimi bütün bütün
Bir yelkenli olup engine;
Kansam bir an güzelliğine
Kuşlar gibi serseri ömrün.
Orhan Veli Kanık
________________________________________________________________________________________
Güneş diz çökenlerden önce ayakta duranların üzerinde parlar.
Chınua Achebe

Yazı Tarihi : 09.10.2020